Tuğçe Keleş - Diğer Yazılar

Sevdiysem Suç mu? “Hayran Kurgu”, Kitaplar ve Bazı Önemli Şeyler…

Bütün eğitim hayatım boyunca teneffüslerde o kaloriferin üzerine oturup kitap okuyan “inek”lerden oldum ben hep. Beni garipseyen veya benimle dalga geçenleri de hiç anlamadım, henüz yeni yeni girdiğim kitapların dünyası öyle renkli, öyle ilginçti ki okuduğuma kendimi kaptırıp zili falan unuttuğum çok olurdu, herkesin kitaplar hakkında benim gibi düşünmemesi garip gelirdi. Ama şimdi dönüp bakınca diyorum ki, doğru zamanda doğru kitaplar geçmiş elime. Kitap okumak için çocuklarını zorlayan anne babaları, öğretmenleri görünce daha iyi anlıyorum bunu.

Şimdi o yüzden, ne zaman kitap okumayı sevmeyen bir çocukla tanışsam, biraz muziplik yapasım geliyor. Onları kenara çekerek, fısır fısır, sanki çok gizli bir şey konuşuyormuşçasına nelerden hoşlandıklarını öğreniyorum. Bir kez gözlerinde ışıklar çakmaya başlayınca anlıyorum ki, henüz doğru kitabı bulamamışlar. Hemen aklıma gelenleri sıralamaya başlıyorum. “Bir de bunları dene,” diyorum, sanki çok önemli bir sır paylaşıyormuşum gibi. “Beğenmezsen de bana söyle, başka bir şey buluruz!”

Belki kendim de bilgisayar çağında büyüdüğüm için, daha iyi anlıyorum onları. Harika görsel efektlerin, müziklerin, grafiklerin çağında tek boyutlu bir anlatıma odaklanmak çok zor geliyor; çok çabuk kaybedilebilen bir alışkanlık olabiliyor kitap okumak. Filmler, diziler, bilgisayar oyunları, süzülmüş bir algı hızıyla, istedikleri duyguları, düşünceleri ve hikâyeleri çocuklara ve büyüklere çabucak yaşatıyorlar. Kendi kendimize hayal kurmak zor gelmeye başlıyor, hazırını ister oluyoruz.

“Bizim çocuk bilgisayar başından kalkmaz oldu,” diye şikâyet eden anne-babalara ve öğretmenlere de hak veriyorum sanılmasın. Aksine, hiç hak vermiyorum. Önünüze muhteşem bir sunumla gelen, gerçek gibi, son derece canlı ve heyecanlı hikâyeleri neden sevmesin çocuklar? Sevmeseler, bir gariplik var diye düşünmek gerekirdi.

Ninelerinizden masal dinlerken aldığınız şekiller, duyduğunuz heyecan gelsin aklınıza. Bir bilgisayar oyununun sunduğu gerçeklik, masal dinleyen bir çocuğun dinlediği gerçeklikten çok mu farklı? Edebiyatın “kutsallığı” mitini bir kenara bırakarak dürüstçe düşünelim. Temelinde hepimiz hikâye dinlemeyi seviyoruz; bize bir hikâye anlatılsın istiyoruz, hangi mecrada olursa olsun!

Bu yüzden burada suçu bilgisayar oyununda, televizyonda, “çağımız çocukları”nda değil, onları aynı derece heyecanlandıracak kitapları bulamamalarında aramak gerekiyor. Bu tarz kitapları bulabilen çocukların elinden oyun konsollarını alamadığınız gibi o kitapları da alamazsınız. (Sözüm, “Çocuğum Harry Potter’ları okuyor!” diye şikâyet eden anne-babalara…)

Kısacası, her durumda olduğu gibi, çocukların da büyükler kadar sevdikleri şeylere ilgi duymaları doğal bir durum. Sevdiğimiz kitapları okumak hâlâ “ineklik”, hâlâ gizli saklı yapılacak bir şeyken bazı alışkanlıkların değişmesini doğal karşılamak gerekiyor. Bu uzun girişten sonra ben bu yazıda işte bu değişen alışkanlıkların doğurduğu, biraz daha farklı kulvarda bir yaratım örneğinden; internetin artık çok doğal olduğu bir ortamda filizlenen yeni paylaşımdan bahsetmek istiyorum.

Bir kitabı bitirdiğinizde, şahane bir filmden çıktığınızda veya en sevdiğiniz dizinin bölümü yayınlanınca ne yapıyorsunuz? Sizi bilemem, ama ben doğrudan internete saldırıyorum. İngilizce, Türkçe, hangi dilde olursa olsun, Ekşisözlük, Twitter, Tumblr, haber blogları ya da hayran blogları olsun, insanlar ne demiş, ne düşünmüşler merak ediyorum. Benim gibi düşünen, benimle aynı noktalara sevinen birileri varsa pek mutlu oluyorum, aynı şeyi anlamış ve hissetmiş olmamızın mutluluğu kaplıyor içimi. Yok, benim gibi düşünmemişlerse karşı tarafa kızıyorum. Hatta fazla kızıyorsam, oturup bir cevap yazıyorum ya da düşünüp taşınıyorum haklı tarafları var mı diye.

Dijital çağda online paylaşımlar kadar zevkli bir şey gerçekten yok, tek tek etrafınızda sizinle aynı zevkleri paylaşan kişiler aramaktansa, bir tıkla koca bir ağ, koca bir düşünce ailesi önünüze geliyor. Üstelik bilgi, düşünce ve görsel paylaşımın ötesinde de çok güzel şeyler oluyor internette, “hayran kurgu” gibi.

Geçmişte okuyucular, en fazla aralarında bir şeyler tartışırlardı. Artık internette her kurgu eserin, herhangi bir dilde “hayran kurgusunu” bulmak mümkün. Aklınıza bir şey geldiyse, muhakkak internette biri yazmıştır diye düşünüyorsunuz. Genç yazarları yazmaya yönlendiren, acemiliklerini tarafsız ve çıkarsız bir ortamda yaşamalarını sağlayan, müthiş bir yaratıcılık aracı bu “hayran kurgu”. Televizyonda senaryosuna kızdığınız dizinin çok daha iyi bir şekilde yazılmışına (veya son derece dramatikleştirilmiş, komikleştirilmiş bir haline!) internetten (üstelik parasız, reklamsız) ulaşabiliyorsunuz. “Hayran kurgu” yazarının bu işten kâr sağlama gibi bir derdi yok. Kalbi kırılmış, içine dert olmuş bir okuyucunun/izleyicinin sevdiği şeyi düzeltme derdinden başka bir şey değil “hayran kurgu”.

Yurtdışında çok bilinen bir aktivite olan “hayran kurgu”, Türkçe’de de yavaş yavaş gelişen bir alan. Yeni sitelerde, forumlarda, çeşitli paylaşım sitelerinde çoğalıyor. Genç okurlar/yazarlar, yazmayı, yorum yapmayı, paylaşmayı, karşı tarafın düşüncelerine saygılı olmayı çat pat da olsa buralarda öğreniyorlar. Üstelik okulda, sınıfın karşısında yazdıklarımızı okumaktan daha rahat. Kimliğimiz önemli değil internette, ne yazdığımız önemli. Buralarda pişip kendi öykülerini, kendi hikâyelerini yazan, öykü yarışmalarına katılan genç yazar adayları gibi, yazmasa bile bilinçli okur olmanın önemini öğrenen birçok edebiyatsever çıkabiliyor.

Kitap okumuyor diye şikâyet edilen çocuklar, internette dilleri yettikçe düşüncelerini, hikâyelerini paylaşmaya devam ediyorlar, modern çağın getirdiği çift bıçaklı çarklarda hayatta kalmayı ve zor da olsa internet kültürünü öğreniyorlar.

Kim bilir, gelecekte alışkanlıklarımız nasıl değişecek, ne tür mecralarda, neler üretmeye devam edeceğiz? Önemli olan hangi alanda olursa olun, yaratmak, paylaşmak ve düşünmek. Biliyoruz ki, ancak böyle gelişebiliriz.

Tuğçe Keleş

Facebook Instagram Twitter Youtube