İçimizdeki boşluklar itinayla doldurulur

Sıkıntının ve iç boşluklarının yaşı yok bence. Benim ilk gençlik yıllarımda “ergenliktir geçer,” derlerdi ama koca kadın oldum geçti mi, yok hayır. O hava boşlukları nefes almak için değil, içinizdeki enerjiyi sömürmek, yaşam sevincini tıs sesiyle, ağır ağır kaçırmak için var sanki. Ergenlik sonrası falan da bitmiyormuş, beklemek nafile.

Bizim yaşadığımız coğrafyada belki daha bile fazla bu boşluklar. Hatta öyle ki, bazen sıkılmıyor olmak tuhaf geliyor; fazla mutlu ve neşeli olunca soğuk bir ürperti yokluyor bedeninizi, boşlukların varlığını hatırlatmak istercesine. –Aman dikkat, bizim buralarda kahkahaları yüksek sesle atarsanız ayıplanabilirsiniz, oysa ağladığınızda başkaları tarafından görünmezsiniz.

Yaşadığımız topraklar konusu karışık. Oysa ben tekil coğrafyaların sınırları içinde kalmak istiyorum. “Kendi bedenin kadar konuş,” diyor içimdeki ses, “kendi boşlukların kadar anlatabilirsin.”

İnsana dolgu malzemesi bulmak zor. Neticede balon değiliz, her tıs sesine minik bir silikon parçası çözmüyor sorunları. Daha karmaşık şeyler peşindeyiz: Delice sevinmek, hayal dünyasında kaybolup gitmek, çok sevilmek, çok sevmek; tasasız, mutlu olmak istiyoruz. Her türlü üzüntüyü hemen kapı dışarı edecek on kaplan gücünde olsak… Sihirli bir şeyler peşindeyiz hepimiz, ama kendimize bile itiraf edemiyoruz.

Benim dolgu malzemem kitaplar. Yıllardır böyle bu, değişmeyen kural. Tıs sesi yükseldiğinde, ciddi hava kaçırmaya başladığımda onlara sığınıyorum. Hoş, mutlu olunca da onların yanına koşuyorum ya, yalnızca sıkıntıda değil. Ama madem ana konumuz sıkıntı veren boşluklar, zor zamanlardan söz edelim. O zor zamanlarda bazen biri yetiyor bana, bazen açgözlülükle hepsine saldırıyorum kitaplara. Her yarama başka bir kitap bant oluyor ya da kudretli bir tanesine denk geliyorum, bir başına yetiyor bana.

Çözümsüz görünen dertlerimi alt edebileceğimi, yattığım yerde dünyayı unutabileceğimi, kapının ardında sınavlar, konuşmak istemediğim arkadaşlar, sıkıntılı aşk meşk meseleleri beklerken mutluluktan başımın dönebileceğini, unutabileceğimi, kendi sorunlarımla yüzleşebileceğimi, kafayı her şeye çok da takmamam gerektiğini ama bazen de bazı sorunlar için ciddi kafa yormak gerektiğini kitaplar öğretti bana. Hem de öyle usul usul, öyle dostça yaptılar ki bunu, haklarını ödeyemem. Belki o yüzdendir her sözcüğün peşinden böyle heyecanla koşup kendi hikâyelerimi yazmaya çalışmam…

Ama bu arada kimse ama hiç kimse karşıma geçip parmağını sallayarak, bilmiş bilmiş “kitap oku bakalım!” demedi bana. Onun yerine harika bir şey yapıp beni kitapların içine doğurdu annem; sanki bilirmiş gibi, sanki beni onlara emanet edermiş gibi… Kendi yolumu bulmam, kitaplarla kendi dostluğumu kurmam için fırsat verdi bana. Şimdi ben de kızımı ve oğlumu onların kollarına gönül rahatlığıyla bırakıyorum. Biliyorum ki kitaplar içimizdeki boşlukları itinayla dolduracak.

Geçen hafta Diyarbakır Kitap Fuarı’nda kitapları elleyen, onlara yan gözle bakan, sayfalarını çevirip sonra yerine bırakan, ayrılırken ‘hediye var mı?’ diye sormayı atlamayan çocuklara bakarken bunları düşündüm. Hediyesi kendisi demek geldi içimden, bir kez içine girdin mi her hikâye ayrı bir hediye.

Facebook Instagram Twitter Youtube