Mine Soysal - Patikalardan

Dört kütüphane, bir yaşam

Kadıköy’de bir kütüphane… 1968’ler. Bahariye İlkokulu’nda okuyorum. Kütüphane, Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi’yle Süreyya Sineması arasındaki okulumun bayır aşağı bahçesine bitişik ahşap bir evden bozma. Öğretmenimiz, bazen okul çıkışında bizi kütüphaneye yolluyor.  Kitapları karıştırmamızı, ilgimizi çekeni ödünç almamızı, okuyup bitirince geri verip yeni bir kitap seçmemizi istiyor.

Her seferinde zorla gidiyorum kütüphaneye. Çünkü orada bir kütüphaneci kadın var. Ne yapsam, ne etsem ona yaranamıyorum. Beni gördüğü ilk andan itibaren sivri tırnaklı işaretparmağını, ileri doğru uzattığı dudaklarına bastırarak susmamı, sessiz olmamı istiyor. Belleğimde kadının sesi hiç yok. Onu hiç benimle ya da diğer çocuklarla konuşurken hatırlamıyorum. Ak düşmüş kumral saçlarını yüksek bir topuzla tutsak eden, hep çatılmış kaşlarının altından gözlerini devirerek bakan bu kadın, bizi hep susturuyor.

Küçüğüm, korkuyorum ondan. Tek ben değil, öbür çocuklar da gönülsüz gidiyor kütüphaneye. İçerde en az süreyi geçirmeye çabalıyorum. Bize gösterilen az sayıda kitabın arasında ürkekçe dolanıyorum. Derken, yalan savmak için birini kapıp alelacele yazdırıyor, yelken yepelek soluğu sokakta alıyorum. Haytalıktan zaman bulup kitap okumaya oturamadığım yıllar belki ama, o kadın da bana nice kitap, kahramanlar, duygular, kurgular, şiirler, öyküler kaybettirdi; biliyorum…

***

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi. Büyük düşüm gerçek oluyor; eski Önasya arkeolojisi okuyorum. İkinci yılda başka bölümlerden de ders almamız gerekiyor. Seçimimi hiç düşünmeden yapıyorum: Prehistorya ve antropoloji. Yakın geçmişte YÖK’ün anlaşılmaz kararlarından biriyle kapatılan o canım Prehistorya Bölümü Kütüphanesi yaşamıma işte böyle giriyor. Yıl 1977.

Yüksek tavanlı küçük bir oda. Pencereleri, anılarımda hep yağmur yağan huzursuz avluya bakıyor. Duvarlar boyunca raflar mesleki kitaplarla dolu. Kazı raporları, kataloglar, sözlükler, süreli yayınlar… Karışan görüşen olmadan tek başıma olabilmeyi, bir bilimin sessiz krallığında yaşamayı, zamanı yeni bilgiler ve kuramlarla ağırlaştırmayı, düşüncelerimi, hayallerimi kuş misali çok uzaklara uçurmayı o kütüphanede öğrendim ben.

İki yıl boyunca o kütüphanede çalıştım, o kütüphanede yapılan derslere, sınavlara girdim. Bazen bir arkadaşımızın zamansız cenazesinden döndüm oraya, bazen buruk bir aşk hikâyesinden. Türkiye’nin 80 öncesi siyasi koşullarında genç olmanın bedelini her biçimde ödüyorduk. Yine de ben şanslıydım. Dünya yıkılsa, o bölüm kütüphanesinde toprağın sarı kokusu da, denizin iyot tadı da benimleydi. Koca bina çöldü, o oda vaha.

***

Yıl 1980. Türkiye, acı bir darbeye doğru yuvarlandığı karanlık günlerde; ben, üniversitenin son yılında lisans tezine kapanıyorum. İlk Tunç Çağı’na ait üç yerleşimden yola çıkarak Kuzey Ege mimarisini inceliyorum. Her sabah, dünyada ve ülkemde olan bitenden kaçarcasına kapısından içeri girip, ancak akşamın alacakaranlığında dışarı çıkabildiğim Hollanda Arkeoloji Enstitüsü’nün kütüphanesindeyim.

Kütüphanede değil de, bir İstanbul kartpostalındayım sanki. Her sabah pencere önündeki aynı masaya yerleşiyor ve ilk iş, Galata’nın mükemmel konumunun tadını çıkarıyorum. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün henüz olmadığı zamanlar. Boğaz Köprüsü bir başına, Marmara’dan gelenlere karşı vakur salınıyor. Tarihi Yarımada eşsiz siluetiyle olgun, geriden göz kırpıyor insana. Üsküdar, Salacak, Haydarpaşa açıklarında onlarca motor, ara vapuru gidip geliyor. İlerde kayalık Moda Burnu açık denizi gözlüyor.

Tezim sonlandığında, anlamlandıramadığım bir “evden atılmışlık” duygusu sarıyor ruhumu. Bir süre daha kütüphaneye gidip gelmemi sağlayan bahaneler bulmayı ve o benzersiz kartpostalın parçası olmayı sürdürüyorum. Ama sonra, sorumluluklarım beni gerçek dünyaya geri çağırıyor. O kütüpheneden ayrıldığımda, varlığıma katılan en değerli armağanlardan olan İstanbul’u da taşıyorum artık yaşamımda…

***

Henüz üniversite öğrencisiyken başlıyorum İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde çalışmaya. İstanbul’un en büyülü kütüphanesinde olmaya da bu sayede alışıyorum. İlk yıllar karın tokluğuna gönüllü “köleyim”. Bazen tam gün, bazen okul saatleri dışında düzenli olarak müzedeyim ve “sahibim” müze asistanının verdiği işleri mutluluktan uçarcasına yapıyorum. Mezuniyetten sonra ben de müze asistanı oluyorum ve 1994’te istifa edene dek her gün, o gizemli yokuştan çıkıyor, şakayıklarla bezeli eşsiz avlusuna sığındığım müzeye gidip geliyorum.

Parşömen kokulu aydınlık Kütüphane, kuzey kanadın üst katında, Gülhane Parkı’na bakıyor. Narin ahşap basamaklarından tırmandığım üst koridorlarında, deri kapaklı eski kazı raporlarının, yıpranmış süreli yayın ciltlerinin arasında uzun saatler geçiriyorum. Yaşamımı biçimleyen temelli sorgulamaları yapabildiğim, binlerce yılın deneyimini, düşüncesini sağıp içtiğim o sessiz Kütüphane tapınak gibi. Orada Anadolu, Ege, Mısır, Mezopotamya, Akdeniz el eleyiz…

Müzeci iki kardeş, Osman Hamdi ve Halil Ethem Eldem’in bu muhteşem kurum için verdikleri mücadelenin izini o Kütüphane’de sürüyorum. Ancak, tutkuyla, alınteriyle, zorlu gündüzler ve uykusuz gecelerce inatla çalışarak elde edilen başarıların efsaneleştiğini orada öğreniyorum. Kurumuna sadakatle bağlanmanın, işini çok sevmenin ne demek olduğunu o Kütüphane’de anlıyorum. Şu koca gezegende mutlu bir zerre olabilmenin doyulmaz keyfine varıyorum.

***

Müzeden de meslekten de ayrıldığımda 35 yaşındaydım ve kendime yepyeni bir ufuk çizgisi çekmiştim. Bu ağır kararı verdiğim kavşak noktasında durup bakındığımda bana yol gösteren, yaşamımı taçlandıran kütüphanelerden edindiklerimdi. Bahariye’deki çocukluğumdan çıkıp gelen o suratsız kütüphanecinin bile, yaşattığı deneyimle elimden tuttuğunu çok sonraları fark ettim. Öncelikle çocukların ve gençlerin, elbette herkesin okuyacak birbirinden güzel kitapları olabilmesi için çalışmayı seçerken, belki biraz da kütüphanelerime borcumu ödemek istedim.

 

Bu yazı, Ruhumuzun Büyülü Tapınakları, İstanbul Kütüphanelerinden Anılar (TKD İstanbul Şubesi Yayını, 2013) adlı kitapta yayımlanmıştır.

Tags: ,

Facebook Instagram Twitter Youtube