Banu Ünal - Blog

Diyarbakır Kitap Fuarı ve Ecevit…

İki yıldır başka programlarla çakıştığı için gidemediğim Diyarbakır Kitap Fuarı’na, bu yıl açılış gününde katılma fırsatım oldu.

Yazının Kadim Coğrafyası’na yolculuğumda kafamı meşgul eden, edebiyattan ve kitaptan çok Reyhanlı ve barış süreciyle ilgili yoğun ve karmaşık gündemdi, doğal olarak. Uçaktan indiğimde beni karşılaması için sözleştiğim taksi şoförü Ecevit’i aradım. Dört yıldır hem bizim ekibin, hem konuk yazarlarımızın havaalanı transferleri için hizmet aldığımız Ecevit’i. Öyle ya, Diyarbakır güzel ve herdaim dertli ülkemin herhangi bir şehri; zamansa herhangi bir zaman değil ki önüme çıkan ilk taksiye binip gidebileyim. Bildik, tanıdık, referanslı ve “bizden” birileri gerek etrafımızda!

Ecevit her defasında “tamam ablam, geldim ablam, şimdi kapıdayım” cevabını vererek üç arama sonucunda, 15 dakika rötarlı olarak belirdi terminalin önünde:

– Hayrola Ecevit, neden geciktin bu kadar?

– Ablam vallahi ayağın uğurlu geldi ya!

– Nasıl yani?

– Bizim amca oğlu evden kaçtı. On gündür arıyoruz. Sabah kapıda seni beklerken bir de ne göreyim; seninki elinde bir çanta, içeri giriyor. Meğer İstanbul’a gidiyormuş! Hemen yakalayıp biraz patakladım. Sağ olsunlar taksici arkadaşlar da yardım ettiler. Yaka paça attım arabaya evine götürüp teslim ettim. Vallahi ayağın çok uğurlu geldi ya!

Ecevit ve taksici arkadaşlarından imece usulü bir güzel sopa yemiş, İstanbul hayalleri yerle bir olmasa da uzunca bir süreliğine ertelenmiş 15 yaşındaki delikanlıya pek uğurlu gelmediğim kesinse de, günlerdir aradıkları amca oğlunu nihayet bulan Ecevit’in keyfine diyecek yoktu.

Kürtçe alfabede olup da Türkçe alfabede olmayan harflerin kanat takıp özgür birer barış güvercinine dönüştüğü fuar afişinin önünde, bu mevsim için hiç de normal olmayan sağanak yağmur gürültüsünün eşlik ettiği açılış töreninde kurulan cümlelerden aklımda kalan Diyarbakır’ın hem mevsimsel hem siyasal anlamda baharı yaşadığıydı. Madem bahar geldi, yağmur neden bu kadar deli yağıyor diye düşünmeden edemedim.

Fuarın ilk sabahında standımızın çoğunluğu devlet okullarından gelen çocuk ziyaretçilerine, merakla inceledikleri birkaç kitabımızı anlattım. Hemen hemen hepsi, eğer bedava verirsem alıp okuyacakları minvalinde bir şeyler söylediler.  Ne mi cevap verdim? Orasını hiç karıştırmayın. Keşke her sorunun tek doğru cevabı olsa. Hayat ne kadar kolay, ama bir o kadar de renksiz olurdu…

Sonradan Mardin, Mazıdağı’lı olduğunu öğrendiğim Ecevit, beni öğle yemeği için şehirde bir arkadaşının mekânında ciğer kebabı yemeye götürürken, yolda biraz daha sohbet etme olanağımız oldu:

– Çocukların var mı Ecevit?

– Var abla, dört tane.

– Okuyorlar mı?

– Okula gidiyorlar ama pek okuyorlar sayılmaz!? (Ne şahane bir cevap!)

– Yaşları, cinsiyetleri ne?

– En büyük kız. 14 yaşında.

– Sonra? (Ecevit uzun cümleler kurmaktan pek hoşlanmıyor, ya da kuramıyor. Herşeyi tek tek sormak gerekiyor.)

– Onun küçüğü ikiz var abla. 11 yaşında. İkisi de oğlan.

– Ooo, Allah bağışlasın. Peki en küçükleri?

– En küçük iki tane var abla. (!?)

– Ecevit, beş etti, farkında mısın?!

Ecevit 5 çocuğu olduğunu ömründe ilk kez benden duymuş olmalı ki, hayretten faltaşı gibi açılmış gözlerle, önündeki yola bakmayı bırakıp aniden bana, arkaya döndü.

– Beş ediyor di mi abla?

– İkizlerden küçük iki tane daha varsa beş ediyor tabii.

– Vallahi var. Biri sekiz, öbürü iki yaşında. Onlar da oğlan. Ben ikizleri hep tek saymışım be abla.

Hem çok güldüm, hem “buna da şükür” dedim içimden. İkizleri tek saymış hiç olmazsa. Ya “kızı evlattan saymıyorum” deseydi, ne cevap verecektim?

Fuarın öğleden sonraki tenhalığından istifade gidip bir etkinlik izledim. Mardin-Diyarbakır Süryani Metropolitliği ve PEN Diyarbakır Temsilciliği tarafından düzenlenen “Naum Melo’nun Hüzünkâr Şiiri” söyleşisinde vatansız, kimsesiz ve kimliksiz kalmış bir adamın yaşama tutunmak için nasıl baştan ayağa şair kesildiğinin öyküsünü dinledim.

Akşam havaalanı yolunda Ecevit’le sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik. Taksi şoförlüğüyle eşini ve beş çocuğunu nasıl geçindirdiğini konuştuk. Arabasının yakında bitecek taksitlerinden ve gecekondusuna ödediği kiranın onu ne kadar zorladığından bahsetti. Niye araba ve taksi plakası almak yerine ev almadığını sorduğumda “Sarayda yaşasam ne olacak abla, evime ekmek götüremedikten sonra…” diye cevap verdi. Doğru söze ne denir? Aşsız, işsiz, çaresiz bırakılınca ne saray görür insanın gözü, ne memleket. Boşuna dememişler; “doğduğun yer değil, doyduğun yer”…

Diyarbakır’a ve Ecevit’e veda ederken, Ahmet Arif’in dizeleri düşüverdi aklıma:

Doğdun,

Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana
Adiloş Bebem,
Hasta düşmeyesin diye,
Töremiz böyle diye,
Saldır şimdi memeye,
Saldır da büyü…

Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü…

Bu, namustur
Künyemize kazınmış,
Bu da sabır,
Ağulardan süzülmüş.
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü.

Facebook Instagram Twitter Youtube