Mine Soysal - Patikalardan

Cumhuriyet baharı

Kış mevsimini atladık bu yıl. Bütün dünyayı etkisi altına alan küresel ısınma karabasanı bir yandan, ülkemizin aydınlık yüzünün simgesi Cumhuriyet’e karşı tırmanan yobaz karanlığın dehşeti öte yandan sonbahar renklerinden ilkbaharla uyandık. Bu ilkbahar bir başka! Bu ilkbaharda ülkemizde son aylarda yaşanan siyasi gelişmeler, Cumhuriyet tarihimizde eşi benzeri bulunmayan ciddiyetteydi. Bu durum, ülkesini seven, onun için düşünen, üreten herkesi her geçen gün daha da endişelendiriyordu. Ta ki, 14 Nisan’da Ankara’da, Tandoğan’dan Anıtkabir’e ve 29 Nisan’da İstanbul’da, Çağlayan’dan Şişli’ye taşan milyonlarca güler yüzlü ama kararlı insanı bir arada görünceye dek…

Meydanları birbirine bağlayan o muhteşem bayrak selinin içinde bir damla olunca, ilkbahar coşkusunun nice olumlu gelişmelere gebe olabileceğine yeniden inandık. On binlerce aile, on binlerce eş dost ahbap, engellisi engelsizi, tanıdık tanımadık, her meslekten yetişmiş onca insan; sanatçılar, bilim ve düşünce insanları; yüzleri umutla ışıyan nineler, dedeler, hatta inatla hasta yatağından kalkıp gelenler… El ele, gönül gönüle ve kafa kafaya verirsek, bu güzel ülkenin altından kalkamayacağı hiçbir derdi olamayacağını bir kez daha kanıtladık.

Önümüzde daha zor, daha sisli, daha karmaşık günler olabilir. Ama ne yapmamız gerektiğini artık biliyoruz. Bizi bütün engellerden atlatacak sihirli gücü yeniden hatırlamadık mı? Gün, çocuklarımızın, gençlerimizin geleceği için sağlam adımlarla yürümenin, Cumhuriyet’e sımsıkı sarılıp onu yeniden anlamanın, içselleştirmenin günü.

Eski dünyanın tam merkezinde altın bir çekirdek gibi duran sevgili ülkemizde doğan çocuklarımıza, layık oldukları mutlu ve güvenli geleceği kurmak zorundayız. Bunun için hepimiz işlerimizi çok iyi yapmak, uzmanlaşmak ve çok çalışmak zorundayız. Bu noktada ısrarla duruyorum. Çünkü, çocuklarımızın da, güzel ülkemizin de ne denli değerli olduğunu her vesileyle sık sık hatırlamamız gerek…

Aşağıdaki yazı, Sakarya Valiliği tarafından Nisan ayında düzenlenen
Okuyan Şehir Sakarya etkinliklerinin ardından izlenimlerimi aktardığım
“Güneş Yüzlü Sakarya” adlı yazımdan alınmıştır.

Bir yayınevini yönetmek, gönüllü ya da zorunlu olarak üstlendiğim sorumluluklar, ilk kez katıldığım Okuyan Şehir Sakarya organizasyonunu ancak tek bir gün izlememe ve katkıda bulunmama olanak tanıdı. Sakarya’da, o güneşli 12 Nisan, Perşembe günü, sabahın erken saatlerinden akşamüstüne dek gerek il merkezindeki II. Sakarya Çocuk ve Gençlik Yayınları Fuarı’nda bulunmak, gerekse III. Sakarya Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Günleri kapsamında Korucuk İlköğretim Okulu’nun sevgili öğrencileriyle buluşmak beni çok mutlu etti.

Sakarya, 1999 yılındaki büyük Marmara Depremi’nde aldığı derin yaraları sarmak için çok çaba gösteren dertli bir il. Yıkıntıların üzerinde güneşle ışıldayan aydınlık bir kentin her açıdan inşası için valiliğin, milli eğitimin, yerel yönetimlerin, üniversitenin, sivil toplum kuruluşlarının, girişimci ve yatırımcıların nasıl el ele verdiğini hissedebiliyor insan. Pek çok sorunla baş etmeye çalışan güzel ülkemizin geleceği için umut dolu bir öykü yazılıyor Sakarya’da.

Anadolu’nun en hareketli fay hattı boyunca, önce İzmit Körfezi’nin kuzeyinden, sonra Sapanca Gölü’nün güneyinden yol alarak ülkemizin en bereketli topraklarını barındıran Adapazarı Ovası’nı katetmek beni her zaman büyülemiştir. Yine öyle oldu. Adapazarı’na vardığımızda, bizi sabah güneşiyle yıkanan bir kentin olağan koşuşturması karşıladı. Doğruca fuar alanına gidiyoruz.

Yol yorgunluğunu üzerimden, standları sarmalayan neşeli çocuk sesleriyle dinlenerek atıyorum. Kitap standlarının arasında dolaşırken, Sakarya’da bulunduğu için mutluluğu gözlerinden okunan yazar dostlarla rastlaşmak, esenlenmek insanı iyi hissettiriyor. Çocuklar kadar, yazarlar ve öğretmenler de telaşlı. Kimimiz konferans salonundaki etkinliğine yönelirken, kimimiz de söyleşi yapacağı okulun yetkilileriyle buluşuyor, veda edip gidiyor.

Konferans salonunda, son kitabımdan yola çıkarak kurguladığım “Eyvah Kitap!” adlı etkinliği gerçekleştirmek üzere beklerken, güzel bir rastlantı sonucu önceki programı izleyebiliyorum. Aytül Akal’la Mavisel Yener’in çok sevdiğim şiir kitapları üzerine birlikte sundukları etkinlik çok neşeli. Katılımcı çocukların, ikilinin okuduğu şiirlere gösterdikleri sıcak ilgi, aralarından bazılarının günün birinde gerçek birer edebiyat okuru haline gelebileceğine olan inancımı pekiştiriyor.

Bu etkinlik bitince salon önce boşalıyor ve kısa süre içinde yeniden çok renkli bir öğrenci kalabalığıyla doluyor. Ondan sonraki kırk dakikayı, farklı yaşlardan yaklaşık 75 öğrenci ve öğretmenleriyle edebiyat okumaları üzerine sohbet ederek geçiriyoruz. Edebiyatın insan yaşamındaki yerinden, edebiyat okumaya başlamanın yaşı olmadığından, giderek hızlanan ve karmaşıklaşan dünyada özellikle gençler için edebiyatın artan öneminden, edebiyat türlerini keşfetmek ve okumayı bir keyif konusu haline getirmekten söz ediyorum. Katılımcılar açık yüreklilikle söz alıyor; kimi başlarına gelenleri paylaşıyor, kimi hayal ettiklerini dile getiriyor, kimi aile baskısından şikâyet ediyor, kimi öğretmeninin olumlu yaklaşımından duyduğu mutluluğu anlatıyor. Kırk dakika süresince, çocuklarla birlikte edebiyat, kitaplar ve okuma eylemi üzerine kafa yoruyoruz. Her zamanki gibi yine muhteşem bir paylaşım bu!

Konferans salonundan ayrılıp Günışığı Kitaplığı standına gidiyorum. Az önce söyleştiğimiz çocuklardan, gençlerden birkaçı gelip kitap imzalatıyor. Birkaç çocuk da imzalatmak üzere kitap satın almak istiyor. Ancak, kitapların fiyatını yüksek buluyorlar. Standda görevli arkadaşımız sevgili İbrahim onlara telifleri ödenerek özenle yayımlanan nitelikli bir edebiyat kitabının hangi maliyetlerle üretildiğini, dolayısıyla etiket fiyatlarının aslında çok uygun olduğunu açıklıyor. Ne yazık ki, Türkiye’de bu sahneye çok alışığız. Kitabın önceliği en gerilerde. Üstelik, sözde kitap diye sunulan ucuz birtakım işler yüzünden değeri fazlasıyla gölgelenmiş durumda. Çocukların arkasından binbir düşünceye dalıyorum yine. Ta ki, Korucuk İlköğretim Okulu Müdürü Murat Yazıcı ve sevgili kızı bizi okullarına götürmek üzere yanıma gelene kadar.

Yolda yenen Karadeniz pidesinin tadı damağımızda, kent merkezinden yaklaşık 25 dakika uzaktaki yeni yerleşim alanlarından biri olan Korucuk’a varıyoruz. Müdür Bey’in aracını geriden takip ettiğim için yol bulma telaşına düşmeden, bir yandan ovanın bereketli topraklarını seyrediyorum. Rüzgârla oynaşan ekinleri parlatan öğlen güneşi, ilerdeki tepelerde yükselen yeni kentleri işaret ediyor. Başka yeni yerleşim alanlarının yakınından geçerek yola devam ediyoruz. On dakika sonra yüksek bir tepenin üstünü kaplayan Korucuk yerleşimindeyiz. Okulun bahçesine girip, araçlarımızı park ediyoruz. Marmara’nın, Ege’nin, Karadeniz’in kokusunu harmanlayan ulu bir rüzgâr vuruyor yüzümüze. Deniz havasıyla dolduruyoruz ciğerlerimizi.

Müdür Bey, sanki bütün Sapanca Gölü ve İzmit Körfezi çukurunu gören konumdaki odasında ağırlıyor bizi. Çocuklar peşimiz sıra takip ediyor bizi. Okulun konumu beni öyle heyecanlandırıyor ki, Müdür Bey’e ne kadar şanslı olduğunu yineleyip duruyorum. İkram edilen çayı yudumlarken, kapının dışında birikip içeri bakmaya çalışan çocuklarla göz kırpışıp gülüşüyoruz sürekli. Müdür Bey, Uzungöl’lü olduğunu, uzun yıllardır bu bölgede çalıştığını, okulun yapımında da bulunduğunu, bu yüzden taşında toprağında emeği olduğunu anlatıyor. Etkinliği yapacağımız salonu kendi olanaklarıyla nasıl kurduklarından söz ederken, haklı olarak ayrıca övünüyor. Biz de, yanımızda getirdiğimiz Günışığı Kitaplığı yayınlarından bir seçkiyi okulun kütüphanesine armağan ediyoruz.

“Eyvah Kitap!” adlı tartışma programını, önceki ders saatinde dördüncü ve beşinci sınıflarla, sonraki ders saatinde de altıncı ve yedinci sınıflarla yapacağım. Ders zili çalıyor ve öğretmenleri ilk grubu etkinlik salonuna yönlendiriyor. Çocukların toplanmasını bekliyoruz. O sırada Müdür Bey’le bir öğretmen yanıma geliyorlar. Yürüme engelli bir öğrencilerinin alt kattaki sınıfından en üst kattaki etkinlik salonuna çıkamayacağını, katılamadığı için çok üzgün olduğunu, gönlünü almak için yanına gidip gidemeyeceğimi soruyorlar. Birkaç dakika sonra beşinci sınıf öğrencisi güleç kızla sohbet ediyor, kitabımı imzalıyorum. Bir şey diyemiyorum, ama onun neden kucakta yukarıya taşınamadığını da anlayamıyorum. Bir çocuğu engelinden ötürü arkadaşlarından ayırmanın, ona diğerlerinden farklı davranmanın gerekçesi “asansör yok” olmamalı, diye düşünüyorum. İki kırık yürek hiç istemeden ayrılıyoruz birbirimizden.

Etkinlik salonunda peş peşe gerçekleştirdiğim iki program da beni derinden etkiliyor. Öğrencilerin, gerek sorularıma verdikleri yanıtlar, gerekse duvarların arkasını gördüklerini hissettiren berrak yaklaşımları olağanüstü. İlk grubun kitaplara ve okumaya gösterdiği sıcak ilginin yerini, ikinci grupta daha açık sorgulamalar ve başarıyla paylaştıkları kafa karışıklıkları alıyor. Ergenlikle birlikte değişen yaşamın getirdiği yeni konular, kitap ve okuma eylemiyle çelişir gibi görünüyor. Bunun nasıl bir yanılsama olduğunu hep birlikte keşfediyoruz o kısacık sürede. Sonuç, muhteşem! O gençlerle aynı dili konuştuğum için, hepimiz bu güzel ülkenin çocukları olduğumuz için, onların ışıklı gözleriyle aynı topraklara ve aynı gökyüzüne bakabildiğim için ölesiye mutlu hissediyorum kendimi.

“Bir yazar kitabının adını neden Eyvah Kitap! koyar?” soruma öğrencilerle yaptığım pek çok tartışma programı içinde aldığım en doğru ve kısa yanıtı bir yedinci sınıf öğrencisi veriyor: “Kitap okumaktan korkmakla dalga geçmek istemiş olabilirsiniz. Aslında çoğumuz kitap okumaktan korkuyoruz. Buna dikkat çekmek istediniz herhalde.” Başını omuzuna doğru hafifçe eğerek konuşurken uzun sarı saçları yüzünü gölgeliyor. Binlerce yıldır Anadolu ülkesini bereketle kavuran güneş gibi parlıyor arkadaşlarının arasında. Her yer, bütün öğrenciler, öğretmenleri, duvarlar, perdeler ve bütün bina güneşle doluyor…

İşte, edebiyat okumanın keyfine bir an önce varmak bunun için çok önemli. Onun gibi gençlerin yaşamları boyunca katedecekleri uzun ve çetrefilli yollarda ellerinden tutacak, enerji verecek değerli kitapları olması gerek. O zaman sonsuza dek yürümeye ve hem kendi ülkelerini hem bütün dünyayı kucaklamaya güçleri yetebilecek.

Okuyan Şehir Sakarya etkinlikleri bana bir kez daha çok çalışmamız gerektiğini ve yapacak çok şeyimiz olduğunu gösterdi. Sırf bunun için bile, koskoca bir ilin sınırları içindeki pek çok noktada çocuklara, ailelere ve çalışanlara ulaşabilen, kitaplara ve okumaya ilişkin farkındalık yaratabilen böylesi bir organizasyona emeği geçen herkesi kutluyor; ayrıca katılmamı sağlayan Mustafa Ruhi Şirin’e teşekkür ediyorum.

Etkinliklerden sonra Müdür Bey’in odasına geri dönüyoruz. Kitaplarını imzalatmak isteyen öğrencilerin kapının dışında yarattığı kıpır kıpır kuyruk çok neşeli. Onlarla konuşmak, sorularına yanıt vermek ve kitaplarını imzalamakla geçen uzun dakikaların sonunda bir anda ıssızlaşmış bir okulda buluveriyorum kendimi. Benim kadar heyecanlı, güler yüzlü öğretmenlerle el sıkışıyorum vedalaşırken. Aralarındaki birkaç türbanlı kadının öğretmen mi veli mi olduğunu merak ediyorum. Ama aynı anda, Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlık yüzünü simgeleyen bir ilköğretim okulundaki hiçbir öğretmenin görevinin başındayken siyasi-dini bir üniforma giymeyeceğini düşünüyor, buna inanmak istiyorum. Müdür Bey ve kızı arabamıza kadar eşlik ediyorlar bize. Tekrar görüşmeyi diliyoruz karşılıklı…

Güneşin alçalmasıyla birlikte hızını artıran rüzgâr, bizi Korucuk’un bulunduğu tepeden Sapanca Gölü’nün kıyılarına savurduğunda, Sakaryalı öğrencilerin belleğimizde yeni yer eden güneşli yüzleri gözümüzün önünde capcanlı. Ne otoyolun hızlı trafiği, ne eve dönüşün hüznü etkiliyor artık bizi…

Facebook Instagram Twitter Youtube