Çocuğa “Senin Ailen Bir Yalan Yavrum” Denebilir mi?

Kurucularından da olduğu Penguen dergisindeki Lombak köşesini izlediğimiz karikatürcü Bahadır Baruter’in ilginç sergisinin başlığı şuydu: Senin Ailen Bir Yalan Yavrum. Çok konuşuldu, yazıldı. Baruter, “aile” kavramının, zorunluluklar, zorakilikler, sahtecilikler üzerine kurulu bir yanılsama olduğunu yansıtmak istemişti. Başarmıştı. İşkence altındaymışçasına şaşkın, acı ve kederle irileşmiş o dehşetli gözlerde izleyicinin kendini görüp etkilenmemesi, “aile” gerçeğini düşünmemesi olanaksızdı. En çok, serginin adındaki “yavrum”da durakladım. Baruter’in mesajı çocuklara mıydı? Hayır – İçimizdeki çocuğaydı besbelli. Yoksa, hangimiz bir çocuğa “senin ailen yalan” diyebiliriz? Zaten, böyle bir şey demeli miyiz?

Çocuk ve gençlik edebiyatında da hasarlı aileler işleyen yazarlar var –eğitimciler ve ebeveynler
tarafından sevilmeseler bile, onlar çocuğa aile yalanını yazmaktan çekinmez, anne babayı da, dedeyi, amcayı da tahtından indirmekten geri durmazlar. Ancak, genele bakarsak, çocuk kitabı yazarlarının çoğu aile’yi sever; aile, çocuğun güvenli limanı gelir onlara. Kurgular sevilen bir aile bireyini eksene alır, ona yaslanır öykü. Bazen maceracı bir dayıdır, bazen çılgın bir babadır öykünün direği; sürükler götürür hem kitabın kahramanını, hem kitabın okurunu.

İki yıl önce yitirdiğimiz Zeynep Cemali, çocukların severek okuduğu öyküler, romanlar
yazmıştı. En çok da babaları yazmıştı –en iyi arkadaşı olan kendi babasından ilham aldığı babaları. Çılgın Babam adlı kitabındaki “Islığıma Gel” öyküsü, Kapalıçarşı’da babasının ıslığını izleyerek dükkânın yolunu bulan küçük kızın korkusunu, ama kendine güvenini ve hem de nasıl nasıl eğlendiğini anlatır. “Çılgın Adamın Deli Kızı” adlı öyküdeyse, bu sefer küçük kızın artık sevgili emziğinden ayrılma zamanı gelmiş de geçmiştir. Babasıyla birlikte taa kayalığın tepesinden denize atlayınca, emzik falan kalmaz geride. El kadar kızını yüksekten denize sürükleyen bu babayı anne ne yapar, kuşbaşı mı kıyar! Yazar, kitap boyunca bu az buçuk klasik anneyle bu çok farklı, aman-Tanrım- düşmanımın-başına-verme babayı tokuşturur durur. Her sayfada bu sıradışı baba, kızıyla olmadık öyküler biçimler. Çocuklar için dense de, herkes için yazılmış bir kitaptır bu –pek çok çocuk edebiyatı örneği gibi.

Hiçbir zaman, düz bir cümleyle “ailen bir yalan” dememiştir Zeynep Cemali çocuklara. Ama
yalanı hissettirmiştir satırlarında. Son romanı Ankaralı’nın yayımlandığını göremeden veda etti gitti. Kitabının ÇYDD ödülü aldığını bilmedi. Amacı ödül değildi. Amacı, mesleği için çocuklarını, ailesini ihmal etmekle suçlanan bir kadını yazmaktı. Bunu çocuklara bir biçimde anlatmayı başarmaktı. Bir anlamda, aile’nin nasıl yalan olduğunu yazmıştı Zeynep. Bir babanın çalışan eşine uygulayabildiği, reva gördüğü zalimliği, öfkeyi, hiç sesini yükseltmeden, yumuşacık anlatmıştı. Bin bir deyişle zengin Türkçesiyle.

Onun çocuk edebiyatındaki duruşunu, edebiyatımıza katkısını anımsamak yetmezdi. Çocukları,
onun adıyla anılacak bir yarışmayla okuyup yazmaya, edebiyata davet etmenin heyecanı yüreklere merhem olabilirdi ancak. Zeynep Cemali Edebiyat Günü adı altında geçen yıl başlatılan 1 günlük sektörel buluşma, Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın ödül töreniyle noktalanmalıydı. Öyle oldu, hatta daha fazlası. Zeynep’in yüreklendirdiği, bu yılki edebiyat gününde yine pek çok yazar, çizer, yayıncı, sanatçı, akademisyan, öğretmen, kütüphaneci, sivil toplum kuruluşu temsilcisi, bürokrat ve sosyal medya temsilcisi bir araya geldi. Birbirimizi dinledik, ustaların sesine kulak verdik.

Ne anlatsa dinlemenin zevk olduğu, edebiyatta sevginin, vefanın adı bir usta, sesiyle kucakladı
dinleyenleri. Selim İleri, içinde yaşadığımız korkunç iletişimsizlik çağında sanata ve edebiyata
ihtiyacımızı dillendirdi; kitapların hiçbir zaman politikacılardan daha fazla kötülük yapamayacaklarını söyledi. Kavgam için de aynını düşünüyordu. Yazarlardan, yarattıkları kahramanlarından öyküler doldurdu kulağımıza. İleri’nin sesi öyle müzikli ki, okuduğu her metin şiir oluyor, akıyor yüreğe. Hep dinleyebilsek onu –ekranlarda. Keşke!

Bizleri şaşırtmayı seven Yalvaç Ural da yine şaşırttı; “lüksü seven, evlerinin efendisine dönüşmüş, büyüklere saygısı kalmamış” çocuklardan yakınan alıntının, yüzyıllar öncesine, Sokrates’e ait olduğunu paylaştı. Sürekli “aynılaştırılmaya” çalışılan çocuk ve gençlik pazarından, edebiyattan
kopuk, “oyuncaklaştırılmış” üretimden söz etti. Hele bir tarla kuşu öyküsü anlattı ki, güzel ötmesi için gözüne mil çekilen tarla kuşlarıyla doldu adeta salon –gözler yaşardı.

Günün ilginç oturumlarından biri gençlik edebiyatına ayrılan paneldi: Gençlik kitaplarıyla da
tanınan 3 yazar –Müge İplikçi, Behçet Çelik ve Aslı Tohumcu bu alanın henüz ne oranda
emeklediğini, tanımının belirsizliğini tartıştılar. “Gençlik edebiyatı bizde de yazılabilir mi, yoksa zaten yazılıyor mu?” diye sordu İplikçi. Ancak, besbelli kafalar epeyce karışıktı; gençlik edebiyatı nerede başlıyor nerede bitiyor, fazla sınırlayıcı bir tanım mı getiriliyor, böyle bir başlık altında ne tür kitaplar, ne tür içerikler buluşmalı, buna gerek var mı, konuşuldu. Yazarların yayınevlerince “dışlanmaktan” çekindiği de açıkyüreklilikle ortaya kondu. Gençlikte okuduğu genç kahramanların onu ne denli etkilediğini içtenlikle paylaşan Çelik, güçlü bir saptama yaptı: İsyankâr edebiyatla gençlik ruhu birbirine benziyor, bu nedenle çok iyi uyuşuyorlar. Kitaplarını çoğunlukla gençlerin okuduğunu sonradan keşfettiğini belirten Tohumcu da bu sonucu, gençlerin isyankâr doğalarına, muhalif duruşlarına ve yola sokulmaya direnmelerine bağladı. Gençlik edebiyatı, yaşandığı halde
dillendirilemeyeni anlatan edebiyattır, tanımı sevildi. Tohumcu, edebiyata karşı bir “hizaya getirme” operasyonu sürdürüldüğüne de dikkati çekti. Aynı mantık, tecavüzcüyü salıverirken, tecavüzü yazan yazarı sokağa çıkamaz hale getiriyordu.

Sonunda, ödülü kim sevmez! Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın sonunda 6, 7 ve 8. sınıflardan 3 öğrenci de sevdi ödüllerini –hem de yazdıkları öykülerin özgünlüğü, ilginç ve güçlü anlatımlarıyla hak etmişlerdi bu armağanları. 3 genç kız, öğretmenleri ve edebiyat ustalarıyla kucaklaştılar, ustaları dinlediler, onların dilinden süzülenleri anlamaya çalıştılar. Bu çocuklardaki yazma becerisi, geleceğin edebiyat dünyasına birer umut kıvılcımı çakıyor. Hep birlikte seviniyoruz.
Geçen hafta birdenbire, erkenden, şaka yaparcasına yaşama veda eden Bilgin Adalı’nın sevindiğini de biliyoruz. Çocuklar ve gençler için yazmıştı, üniversitede öğretmenlik yapmış, kitaplar çevirmiş, programlar hazırlamıştı. Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nde, Safranbolu doğumlu Bilgin Adalı da bizlerle birlikteydi –son kitabı Sümbüllü Köşk de.

(Müren Beykan‘ın bu yazısı, 15 Ekim 2012’de Vatan Kitap’ta yayımlanmıştır.)

Facebook Instagram Twitter Youtube