Leyla Ruhan Okyay - Diğer Yazılar

Bugünlerde Nezihe Meriç okuyalım…

Şimdi, Nezihe Meriç kitaplarını okuma zamanıdır…

İnsan sevgisini, umudunu, yaşama sevincini, yeniden anımsamak ve duyumsamak için; dik duruşu, içtenliği, sıcaklığı, anaçlığı, renkli kişiliğiyle yaşamış bir aydın kadını, usta bir yazarı anmak, özgün kalemiyle yazdıklarını yaşamak için…

Onu yakından tanımış olanlar, “Nezim” diye hitap ederlerdi. Öyle isterdi. Eşi Salim Şengil de, Salim Amca diye anılırdı edebiyat dünyasında. Nezim, özellikle gençleri ve çocukları çok sever, çevresinden eksik etmezdi. Bu nedenle çocuk kitapları, özellikle “Küçük Bir Kız Tanıyorum” dizisi çok sevildi.

Kimi insanlar vardır, hayatınıza girer, sizi zenginleştirir, olgunlaştırır ve öyle bir imza atarlar ki, büyürsünüz. İşte, Nezihe Meriç, benim için öyle bir usta… 2009 yılının 18 Ağustos’unda yitirdik onu. Ama benim için hiç gitmemiş gibi. Söylediklerini anımsamadığım gün yok, diyebilirim. Tüm yazdıklarımı, onun süzgecinden geçiriyorum hâlâ…

Henüz hiçbir kitabım çıkmamış; ilk öykülerimden birini, Varlık Dergisi’ne “Ustaların Seçtikleri”nde değerlendirilmesi için göndermiştim. O sayının seçici ustası, Nezihe Meriç’ti. Yürek çarpıntılarıyla yeni çıkan sayıyı aldığımda, “Düş” adlı öykümün seçilip yayımlandığını gördüm. Müthiş bir sevinçti o! Nezihe Meriç, değerlendirme yazısında; beni takip edeceğini muştuluyordu. Kısa bir süre sonra, “Gel bakalım, seni bir tanıyalım!” diye aradı beni. Kendisini, ailesini, bazı güzel dostlarımı da bu davette tanıdım. Zaman içinde, tanımlaması güç bir bağ oluştu aramızda.

Nezim’i; her sabah yaptığımız telefon konuşmalarını, sohbetlerimizi, Dardar sofralarını, şenlikli davetlerini, özlüyorum. Öykülerimi okuduğunda; “Sen şimdi burada ne demek istiyorsun?” diye, başlayan eleştirilerini özlüyorum. Onun sıcaklığını, coşkularını, dert ortaklığımızı özlüyorum. Beğendiği, bazı öykülerime dair yazdığı, “Bu ne güzel öykü!” diye başlayan mesajlarını, kahkahalarımızı, çok ama çok özlüyorum.

O sıralar sinema eğitimi alan kızım Azra Deniz’le birlikte evlerine gittiğimizde, sinema ve tiyatro, öncelikli tartışılan konulardandı. Azra Deniz, onun öğretilerinin ne kadar değerli olduğunu, iyi bir projeyi kotarmak için verdiği uğraşta kavradığını söylüyor. Ustalık bu işte! Sezdirmeden öğretmek. Nezihe Meriç, bilge bir öğreticiydi. Gençlere yol gösteren bir dervişti, insan sevdalısıydı.

Giysilerinin, takılarının birçoğunu kendisi tasarlar, üretirdi. Benim gibi… Edebiyat tutkumuz dışında da onunla pek çok benzer yanımız vardı. Belki de bu nedenle, dostlarına “doğurmadığım kızım” diye tanıtırdı beni. Evindeki nesneler, giysileri, aksesuarları rafine bir zevki yansıtırdı. Estetik olmayan bir görüntü, onu fazlasıyla rahatsız ederdi. Bu nedenle evine giderken, dostları gibi, ben de, kendime özen gösterip sevgiliye hazırlanırcasına hazırlanırdım.

Bazen onunla konuşurken yakalıyorum kendimi. Bu yazıyı, yeni kitaplarımı, beğenir miydi, nasıl eleştirirdi? Ya da bu giysimi nasıl bulurdu? Dalgınlıkla yaptığım bir saçmalığa “ne çok gülerdik” gibi… Onun seveceği bir yere giderken, bana armağan etmiş olduğu bir giysiyi, fuları ya da takıyı üstümde bulunduruyorum. Sanki yakınımda, yanımdaymış, hiç gitmemiş gibi…

Nezihe Meriç, sokağa her çıktığında, dağarcığı onlarca öykü taslağı ve öykü kahramanıyla dolu dönerdi geri. Anadolu’daki “hikâye anlatıcıları”nı nasıl büyük bir keyifle dinliyorsa çevresindekiler; Nezim, tasarladığı öykülerinden söz ederken, biz de onu öyle dinlerdik. Öyle bir tat bırakırdı ki, bu anlatıları, şu öykü bir an önce bitse de okusam diye sabırsızlanır, heyecanlanırdık. Nezim, öykü kahramanlarını sıkça anar, kahramanlarıyla yaşar, bizlere de yaşatırdı. Örneğin, Dumanaltı kitabındaki, Erol Bey’den söz ederdi. “Onu hep merak ettim, nasıl girdi öyküme?” diye… Ya da, “Boşlukta Mavi öyküsündeki o kızı ben nerede gördüm, o dayının çiftliğine nereden gitti, şaşıp kalıyorum,” derdi.

Nezim de, Salim Amca da, genç yazarların ve yeni çıkan edebiyat dergilerinin en büyük destekçileriydi. Her ikisi de yeni çıkan bir dergi için öykü ya da yazı istendiğinde mutlaka yazıp gönderirdi. Evlerinin kapıları herkese açıktı. Yürekleri de…

Bir gün, İlhan Berk’in ölüm haberini aldık. “Kendimi, albüm yapraklarını çevirir gibi görüyorum,” dedi. “Eskiden hepimizin fotoğrafları vardı. Metin Altıok, Aziz Nesin, Fethi Naci, Edip Cansever… birer birer gittiler, yaprağı çevirdik. Bundan sonra da öyle olacak. Belki de siz çevireceksiniz, biz gitmiş olacağız. Yaşlandığında, bu ev, seninle konuşmalarımız, tiyatro sahnesi gibi canlanacak gözünde. Belki bazı ayrıntılar hariç…” demişti. Ne yazık ki, kısa bir süre sonra o da gitti.

Nezihe Meriç’in ailesi, Rumeli göçmeniymiş. Onunla ortak noktalarımızdan biri de aynı yöreden oluşumuzdu. Severek izlediği “Elveda Rumeli” dizisinin müzik CD’sini ona armağan ettiğimde, günlerce dinlemiş, geçmişteki o büyük göçle yaşanan acılar onu ağlatmıştı. Yaşanan haksızlıklar, acılar, ölümler, günlerce süren ağlama krizlerine yol açardı onda.

Sevdiklerinin sıkıntılarını, kilometrelerce uzaktan bile hisseder; “Bu medyum yanım beni korkutuyor,” derdi. Birçok yakınına, dostuna olduğu gibi, sıkıntılı zamanlarımda “Neyin var?” diye gelen telefonları şaşırtırdı beni; “Nasıl da bildi?” diye…

Sıklıkla konuştuğu şey, “yetenek-yaratıcılık” diye adlandırılan olguydu. “Sanatçı dediğimiz kişide X bir şey var! Başkalarında olmayan bir şey o X,” derdi. “Boşlukta Mavi’de olduğu gibi, bazen bir çırpıda çıkar öykü… İşte o X’i çözemiyorum. Kimi okur, ‘Yazar hayatını yazıyor,’ der. Hiç ilgisi yok. Tam tersine, çok başka, açıklanamayan bir şey bu X,” diye anlatırdı.

Evet, Nezihe Meriç öyküleri okuyalım yeniden… Örneğin, Yandırma’daki “Kadın, Aşk ve Deniz” bugünlerde sıkça aklıma gelen öykülerinden biri… Yapıtlarıyla, okuma şöleni sunalım kendimize. Buna ihtiyacımız var, iyi gelecek!

Salim Şengil ve Nezihe Meriç’in evlerinde bulunduğum zaman dilimleri, yaşamım boyunca en güzel anılarım arasında yer alacak… İyi ki tanımışım onları. İyi ki tanımışım Nezim’i…

Facebook Instagram Twitter Youtube