Hacer Kılcıoğlu - Genel

Bornova’da bir konferans

Yaşar Üniversitesi’nin  Edinburgh Uluslararası Kitap Festivali ve British Council ile birlikte düzenlediği bir etkinlik için yollardayım…

Bornova Ağaçlı Yol’da metrodan iner inmez şangırt diye bir yağmur karşıladı beni! İşte ne zaman ne yapacağı belli olmayan şehrim! İşte uzaklarda Bornova! İşte Yaşar Üniversitesi. İşte çocukluk anıları!

Kasabadan şehre geldiğimiz günlerdeydi. Bornova sokaklarında dolaşmaya çıkardım her gün. Bir gün, yine böylesi gezilerden birinde bin bir çeşit çiçekle bezeli bir bahçe gördüm. Bahçenin dışına taşmış mini minnacık bir çiçeği pıt diye koparıverdiğimde bir kadın bahçe kapısını açıp üstüme yürüdü, şöyle bağırıyordu, “Çiçekler sizindir?” Kadının ne dediğini hiç ama hiç anlamamıştım. Çünkü benim geldiğim kasabada her şey bizimdi, ağaçlar, ağaçlardaki meyveler, sokaklardaki çiçekler, kuşlar, böcekler…

‘Çiçekler sizindir’ günlerinden birkaç gün sonraydı. “Fabrika yanıyooor!” diye bir çığlık işitmiş, mahalle arkadaşlarımla birlikte yangını seyretmeye koşmuştuk, Ağaçlı Yol’a. DYO Boya Fabrikası yanıyordu, hem de cayır cayır. İtfaiye diye bir şey, öyle bir şeyi daha önce hiç görmemiştim, yangını söndürmeye çalışıyordu. Yangın anında yangını değil, çocukları izleyin, çok şaşıracaksınız, derler ya acaba… biz… Nasıl izliyorduk o yangını. O güne yeniden dönüp kendimi izlesem… yoo ağlamaya başlayabilirim.

Çocukluk anıları insanın peşini bir türlü bırakmıyor işte. O yangın tamı tamına burada, üniversitenin kurulduğu yerde mi olmuştu, ondan bile emin değilim.

Üniversitenin kapısından girerken çocukluğumu  Ağaçlı Yol’da bırakamadım. Benimle birlikte geldi. Çok iyi bir konferans olacak, harika yazarlarla tanışacak, edebiyat koklayacak, dil sohbetlerini dinleyecek. Ne güzel.

İlk oturum edebiyat çevirisi ve sınırlararası okur kitlesi. Oturum başkanı Jeffry Hibbert. Çeviri edebiyatı öldürüyor mu, nasıl olmalı, çeviren kendi duygularını ne kadar katmalı…

Murat Uyurkulak, “Can Yücel şiir çevirisinde yepyeni bir şiir okuması sunuyor bize, fena mı,” diyor. (Bence de. Okurken aynı duyguyu yakalamak esas olmalı. Sözcükler değişebilmeli.)

Kerem Işık, “Çevirmenlik sizin yazma serüveninizi etkiliyor mu, ne kadar etkiliyor?” sorusuna, “Salman Rüşdi’nin  kitabını çeviriyordum, aynı günlerde kendi öykülerimi yazıyordum, bir gün bir okuma sırasında fark ettim ki, Rüşdi’nin o büyülü gerçekçi anlatımı yazılarıma sızıyor, öyküyü yırtıp attım,” diyor.

İkinci oturumun konusu, ulusal bir edebiyat. Oturum başkanı Dilek Direnç.

Sema Kaygusuz, Doğu illerindeki kahvehanelerde masal anlatan bilgeler gibi, tane tane konuşuyor. “Söz aynı zamanda güftedir, Türkçe eylem dilidir, hareketlidir, birkaç fiillle bir cümle kurarsın,” diyor. “Dil topluma aittir, hiçbir ulusa ait değildir, bence edebiyat evrensel olmalı,” diyor. “Dil devrimi denen şey… devrimin kendisi çirkin bir sözcük, yıkıcı bir şey,” diyor ve dil devriminin kültür kaybına neden olduğunu söylüyor. “Yazının tanrısı okur değil zamandır,  zamana direnen eserler iyidir,” diyor ve ekliyor, “bunlar benim düşüncelerim, katılmayabilirsiniz.”

Üçüncü oturumda, oturum başkanı Ayşe Lahur konuyu aynı eksende sürdürüyor, Murat Uyurkulak, da “bana katılmayabilirsiniz” diyenlerden. “Evcilleşmem, istediğim gibi yazarım,” diyor. Murathan Mungan’ın sözünü hatırlatıyor: “Beni sevmeyebilirsiniz ama bana kayıtsız kalamazsınız.”

Şebnem İşigüzel, edebiyatın güzel ülkesi diye adlandırılan Almanya’da bile anlaşılamamaktan söz ediyor. Orada bir okur, “Çöplük kitabınızı okuduktan sonra insanlar İstanbul’a gitmek istemeyecekler,” diyor. Şebnem hanımın cevabı şu: “Ben de Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ını okuyarak geldim bu ülkeye…”

İkinci gün, ikinci oturumda başkan Ahmet Sipahioğlu “İzmirliler geç toplaşır,” diyerek salonu neşelendirdikten sonra, “roman sanatının geleceği” diyor. İnci Aral ve İskoç yazar Denise Mina edebiyatın geleceğini tartışıyorlar. Üçüncü oturumda konu aynı biçimde sürüyor. Salon neredeyse dolu bu arada. Aynı başkan, “edebiyatta suskunluk ve cesaret” gibi bir tema atıyor ortaya.

Sema Kaygusuz, “Cesaret sözcüğünü sevmiyorum, bana korkunun sınırlarını belirliyor gibi geliyor,” diyor.

Panos, suyun öte tarafından komşu yazar, dijital dünyanın roman sanatına zarar verdiğini ama kitapların yazılmaya devam edileceğinden söz ediyor.

Denise, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kitapların, kâğıt yokluğu nedeniyle en çok 250 sayfa basılabildiğinden söz ediyor, diyor ki, ama kitap o zaman bile vardı. Denise başka bir şey daha söylüyor, Edinburgh’lu bir genç yazar, yazarların haklarının korunup kollanması, hatta devletin yazarlara maaş bağlaması gerektiğini söylemiş. “Hah!” diye gülüyoruz biz, salondaki  yazarlar. Bizim hapiste yazarlarımız var…

İnci Aral, “Yıllar boyunca öyle çok malzeme birikmiş ki, anlatmak, susmamak lazım, yazmak lazım,” diyor.

Sema Kaygusuz yaşam boyu tek kitap okuyan (Kur’an) insanlardan söz ediyor. “Bu ülkede olan bitenlerin paydaşıyız biz. Berfo Ana, oğlunun kemikleri bulunsun diye yaşadı, inadına yaşadı,” diyor ve ekliyor, “biz egolarımızdan arınalım, biz büyüyelim.”

Murat Uyurkulak, “Dünyanın büyük çoğunluğu tek kitap okuyor ama geriye kalan iki milyar insan da adam gibi kitap okuyor. Kapitalizmin olduğu yerde, canı sıkılan bunca insanın olduğu bu ülkede kitaplar hep olacak,” diyor.

Şebnem İşigüzel, “1500’lü yıllarda meddahlar vardı, kahvehanelerde masallar anlatırlardı ama evlerde de kadınlar susmadılar, onlar da masallar anlatıp, ninniler söylediler,” diyor. “Düşünce haktır ve hak olan şey suç olamaz,” diyor, bir okurun Hanene Ay Doğacak üzerine sorduğu soruya cevaben. O zaman 18 yaş altına yasaklanmıştı kitap ve ben 20 yaşımdaydım. Yani iki yıl önce olsa, kendi kitabımı okuyamayacaktım,” diyor kıkır kıkır gülerek. Ne ironi ama!

Yazdıklarımız yüz yıl sonra bir değişim getirir mi insanların hayatına… Kitapların böylesi misyonları var mı… Yoksa yazar takıntısı mı bu… Tarihte iz bırakır mı… Cümleler cümleler…

Derken… zaman bitiverdi… salonun her yerine dağılan cümleler sürecekti oysa.

Ağaçlı Yol’a yeniden çıktığımda düşünüp durdum. Sema Kaygusuz’un dediği gibi, dil ne kadar da evrensel? İki gün boyunca bambaşka ülkelerin insanları sanki aynı dili konuşmuş da anlaşmışlardı.

Gelgelelim… Çocukluğum benimle aynı fikirde değil: “İyi de ben o İtalyan kadının söylediklerini neden anlamadım?” diye sorup duruyor.

Hacer Kılcıoğlu – 1 Mart 2013

Facebook Instagram Twitter Youtube