Asya İnce - Genç Blog

Yalnız, Yanlış, Yansız…

Sokağa nasıl çıktığımı hatırlamıyordum. Hangi rüzgâra kapılıp kendimi bu rüyanın içinde bulduğum konusunda, en ufak bir fikre bile sahip değildim.

Düşüncelerimin peşinden gitmiş ama düşüncelerimi sonuna kadar izleyememiştim galiba. Merdivenlerden inerken bir anda gerçekle hayal arasındaki noktayı kaçırıp son basamakta düşmem olasıydı. Veyahut yine kendi gerçeklerime kızıp kendi hayalimle tartışmak için buraya kadar yürümüş ve hiçbir şey düşünmemiş de olabilirdim. Ama unuttuğum bir şey var: Tek gerçek hayallerdir, değil mi? Saçmalama, uzatma konuyu. Peki.

Sokakta, kaldırımda durdum, düşündüm. Kafamı çevirdiğimde, toplumdaki görevi insanların özel hayatlarını izlemek olan biri tarafından seyredildiğimi fark ettim. Yürüyerek düşünmeye karar verdim. Bu küçük insan şimdi hayata atılacaktı: İnsan görünümlü yaratıklarla aynı yerde bulunacaktı. Sağ ve sol omzuma apolet misali günahları ve sevapları –hiçbir zaman olmayan– yazanları oturtturdum.

Bunları yaparken yürümeye devam ettim. Yoksa mazallah, gözetleyenlere yem olurum. Hayaller ve gerçekler… İkisinin de günahı bizim, değil mi? Niye bu gerçek yalan kavgası? Hayallerim gerçek, gerçeklerim yalan benim. Yaz bakalım bana oradan bir gerçek bir de hayal suçu. –Sol tarafın eline de kalem pek bir yakıştı.–

Birkaç adım sonra durdum. Gözetleyenlere maruz kalsam bile durdum. Durum vahimdi: Gerçeklerde de, hayallerde de yalnızdım. Bir suç daha çıktı işte. Çevresinden uzak durup, insanlığa katkıda bulunmama suçu. Yazın; hak ettim. Yürümeye devam ettim. Kafamın içinde son dediğim cümle, çıkmıyor. Az önce dediğime ilaveten ekledim: İnsanlığa istesem de bir şey katamam. Hiçliğe hiçlik katamazsın ki.

İnsanlığı aşağılamaktan bir suç daha çıktı bana. Sol tarafın canı çıktı, biliyorum. Elimde değil ki, yaşadıkça işte. Tedbirli davran o halde. Peki, onu da yaparım. Karşıdan karşıya geçerken ezilmekten kurtulduğumdan olsa gerek, can havliyle yine düşündüm. Yine kendime bir günah çıkardım. Biz yalnız değiliz, yanlışız. Yok yok, hayır. Bu sefer yazım hatası yapmadım. Biz tümden yanlışız. Nefes alışımız bile yanlış. Diyaframdan nefes almamız gerekiyormuş, oysaki biz yine kolaya kaçıp akciğerden alıyormuşuz nefesi. Karnımız şişecekmiş, göğsümüz değil; yatarken düzgün nefes alırmışız, bir de bebekken. Sonra bir de nefesi yanlış veriyormuşuz… Uzatma artık. Peki, uzatmam ben de.

Durdum. Etrafa baktım. Kimse izlemiyordu. Çekirdek çitleyen teyzeler var mı diye apartmanların camlarına baktım. Yoklar. Banklarda oturanlara baktım. Onlar da yoklar. Sanırım acıkıp yemek molasına gittiler. O halde durabilirim. Yine etrafıma baktım. Yalnızım, yanlışım… Yansızım… Sığınabileceğim, tutunabileceğim bir yanım bile yok. “Tutunamıyorum…” Tutunamamaktan ve alıntı yapmaktan bir suç daha eklendi. Unutmadan yaz.

Karşı apartmandan yara bere içinde, üstü başı kirli, –merak etmeyin kalbi tertemizdi– dağınık saçları iki yandan örülmüş, gözlerinin kenarında morluklar olan –çiğ et koyarsa geçer– bir kız çıktı. Arkasından onu iten biri. Sağ taraf, git kurtar dedi; sol taraf, önce kendini kurtar dedi. Ben durdum. Çünkü ben yalnızım, yanlışım, yansızım…

Bir günah daha ekle. Yardım etmeme, insanlık görevini yerine getirmeme. Sol taraf yoruldu, ben de yoruldum. Hayat yorulmadı. Göğe baktım. Rüzgâra fısıldadım: “Yaz bakalım: Suçumuz yaşamak.”