Gülsevin Kıral - Diğer Yazılar

Barışı pamuklara sarmalı…

Çocukluğumdan beri en çok savaştan korkarım; depremini bekleyen bir kentte yaşamama ve ’99 felaketinin anıları çok taze olmasına rağmen. Doğanın öfkesini azımsadığımdan ya da savaşı doğal afetlerden daha yıkıcı bulduğumdan değil. Korkumun nedeni, kıyımın insan eliyle geldiği zaman bambaşka bir vahşete dönüşmesi.

Bütün felaket filmlerinden aşina olduğumuz bir replik vardır: Önce çocuklar ve kadınlar! Yalnızca kurmacada değil, gerçek hayatta da böyledir. Batan gemilerden filikalara, tehlikeli alanlardan uzaklaşabilen araçlara, ilkin çocukları ve onlara bakacak kadınları bindiririz. Çocukları esirgeyerek hayatın devamını sağlar, yaşamı kutsarız. Savaştaysa tam tersi. Savaş en çok çocukları vurur, en kolay onları harcar. Auschwitz’i konu alan bir belgeselde, soykırımdan kurtulan bir kadın şunları anlatıyordu: “Kampa vardığımızda küçük çocukların ve annelerinin ayrı bir alanda toplanması emredildi. Ben çocuklara daha iyi yemek verileceğini düşünerek o grubun arasına karıştım. Yaşıma göre oldukça uzundum. Bir subay, bebeğim olup olmadığını sordu. Henüz on beş yaşında olduğumu söyleyince beni gruptan ayırıp, çalışacak olanların arasına gönderdi. Hayatım bu sayede kurtuldu; meğer gaz odasına ilk gönderilecek olanlar, küçük çocuklarmış!”

Bildiğiniz gibi, bu ölüm kamplarında yalnızca Yahudiler değil, Romanlar ve muhalifler de öldürüldü; onların çocuklarına da aynı acımasızlıkla davranıldı. Belgeselde, gaz odalarına götürülmek üzere bir kamyona bindirilen Roman çocukların kurtulmak için kamyondan atladıkları, Nazi subaylarınınsa, onları geri bindirmeden önce, yeniden kaçmasınlar diye tahta sopalarla döverek bacaklarını kırdıkları anlatılıyordu.

İnsan, barış hüküm sürerken, kendi canını ikinci plana atıp çocukları kurtarırken, nasıl oluyor da savaşta, birkaç çocuğun bile hayatta kalmasına göz yumamıyor? Bu, çok korkunç bir dönüşüm.

Geçen gün internette bir habere rastladım. Polonya Ulusal Hatırlama Enstitüsü, Auschwitz’teki ölümlerden sorumlu 10 bin SS subayının fotoğrafını yayımlıyordu. Resimlere uzun uzun baktım. 1,1 milyon kişiyi gaz odalarına götüren, üzerlerine ateş eden, cesetlerini gömen ya da yakan kişilerde fevkalade hiçbir özellik yoktu. Ne şeytan gibi boynuzları vardı, ne de bakışlarından buram buram kötülük akıyordu. Üzerlerinde üniformaları olmasa ve bana, bunlar kurbanların fotoğrafları dense, pekâlâ inanırdım. Fotoğrafların altında nalbur, tesisatçı, bankacı, çiftçi ve öğretmen gibi eski meslekleri belirtilmişti. Çiftçilikle uğraşanına daha fazla zaman ayırdım. Geçmişte bir tohumdan, nazlı bir başağın çıkmasını, bir ekinin boy vermesini görmüş, ya da bir danayı, kuzuyu doğurtmuş; yani doğanın, yaşamın mucizelerine tanıklık etmiş biri, nasıl bunca ölüme alet olmuştu? Yazıya, eski mesleği öğretmenlik olan subayın fotoğrafını koymamışlardı. Ancak, nasıl bir yüz görürsem göreyim, onun, daha önce bir okul bahçesinde çocukların koşuşturmalarını seyretmiş, onlara sabırla alfabeyi, dört işlemi öğretmiş biri olduğuna inanamazdım.

İzlediğim belgeselde, SS subaylarına yardım etmek üzere seçilen Yahudiler’den biri, “O zaman yaptığımızı sorgulamıyor, bir robot gibi hareket ediyorduk,” diyordu. Bu on bin kişinin aslında birer robot ya da başka bir gezegenden Dünya’mıza ışınlanmış uzaylılar olduğunu öğrensek işimiz daha kolay olur, yaşananlara akıl sır erdirebilirdik. Ya da insanlık tarihi katliamlarla dolu olmasına rağmen, bunların İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte sona erdiğinden ve bundan böyle, artık bu boyutta vahşete tanıklık etmeyeceğimizden emin olsak daha rahat ederdik. Ne yazık ki, gerçekler böyle değil. “Save the Children” adlı örgütün Suriyeli çocuklardan derlediği rapor, babalarının, yakınlarının yerini öğrenebilmek için işkence edilen çocuk haberleri ile dolu. Üstelik, Suriye’de yaşanan bir içsavaş olduğundan iki tarafın da birbirini tanıdığını, işkencecinin, kendi çocuğunun arkadaşına elektrik verdiğini hayal etmek hiç zor değil.

Savaş yalnızca ölümlere, yaralanmalara, açlık ve sefalete yol açtığı için değil, insanı böyle korkunç bir şekilde dönüştürdüğü için de dehşet verici. Daha da korkutucusuysa, barışın çok hassas, pek kırılgan olması. Bu nedenle, önemini, değerini bir an bile aklımızdan çıkarmadan; barışı pamuklar içinde saklamalı, kollamalı, üstüne titremeliyiz ki, bu narin filiz, sonunda gölgesinde huzurlu, mutlu yaşayacağımız koca bir çınara dönüşsün.

Barışın, kardeşliğin hüküm sürdüğü bir dünya dileğimle, hepimizin Dünya Barış Günü’nü kutluyorum.