Hacer Kılcıoğlu - Diğer Yazılar

Muzaffer İzgü’ye…

Koşuyorum. Çocukluğuma. Nasıl da hızlıyım. Az önce başladım koşmaya. Telefonda usta bir yazarla konuşuyordum oysa. “Kitabını okudum, güzel anlatmışsın çocukluğunu,” deyince o usta yazar Muzaffer İzgü, kalbim deli gibi tapırdamış, ayaklarım hoop yola koyulmuştu bile. Çocukluk dendi mi, böyle bir şey oluyor bana.

Koşuyorum. Nasıl da hızlıyım. Ayakkabılarım naylon, çıkırt çıkırt sesler çıkarıyor. Yeni alındı. Pazardan. Hafifler. Hızlı koşabiliyorum onlarla. Aa işte kasabam. Germencik yazıyor tabelada. Coşuyor, daha da hızlanıyorum. İki katlı, sarı boyalı okulumun önünden hızla geçiyorum. Okul paydos zili çalıyor tam o anda. Çocuklar demir bahçe kapısından hurra dışarı.

Öğretmenimi görüyorum merdivenlerin başında. “Ödevini yaptın mı?” diye soruyor. Zınk. Ödev? Ne ödevi?
”Kasabamızın kaymakamının adını ezberleyecektin hani,” diyor. Zınk! Beynim de durmuş. “Kaymakamın ziyaretine hep birlikte gittik ya kızım, makamında bizi ağırladı, hepinizle tek tek ilgilendi.”
“Evet öğretmenim. Kaymakamın adı dilimin ucunda ama…”
“Yarına kadar öğrenip defterine yazacaksın, tamam mı,” diyor öğretmenim kaşlarını tavana kadar kaldırarak.

Öğretmen kızgın. Ben de kendime kızgınım. Keşke kaymakamın kendisine o kadar çok bakacağıma adını ezberleseymişim. Ama ne yapayım, çok yakışıklıydı. Artist gibi. O gün sokakta Müberra’ya bile anlatmıştım. “Ayhan Işık’tan bile yakışıklı, babamdan bile. Ben diyeyim iki metre, sen de üç metre. O kadar uzun,” demiştim. Müberra, adını sormamıştı. Adı neydi? Zordu, çok zor. O kadar zor bir şey ezbere bilinmez ki.

Okuldan çıkan çocuklara takılıyor gözlerim. Müberra’yı görüyorum. Eliyle ‘hadi gel’ işareti yapıyor. Mahallede yakantop. Uuu acele etmeliyim. Müberra’nın takımına girmek gerek. Takımları kurmadan onlara yetişmeliyim.

“Ezberleyeceğim öğretmenim,” diye sesleniyorum öğretmene. İçimden hesap kitap. Önce postaneye, babama uğrayayım, o bana kaymakamın adını ezberletsin, sonra vınn mahalle, yakantop. Babam posta müdürü. Kaymakamın da arkadaşı. Koşuyorum yeniden. Naylon ayakkabının sol teki ayağımı vurmuş, canım yanıyor biraz, ama hız kesmiyorum. Parkın köşesine geldiğimde sola sapıyor, ikinci sokaktan tekrar sola dönüyorum.

İşte postane.

Postanenin önünden hızla geçiyorum. Kaymakamın adı? Akşam sorarım babama artık, diyorum kendime.

Ahh işte bizim sokak! Naylon ayakkabıları ayağımdan fırlatıp atıyorum ağacın altına. İşte geldiim!

Top havalara sıçradıkça, oradan oraya sıçrayıp duruyorum. Bambaşka bir sesle yerimden sıçrıyorum. Telefondaki ses! “Biliyor musun, kitabında sözünü ettiğin kaymakam, benim can arkadaşımdı. Ben Aydın’da gazeteci iken, o valimizdi.” Kaymakam? Topu elimden fırlatıp telefona koştum. “Agah Büyüksağıç mı Muzaffer Abi?” diye sordum. “Evet, kitaplar bizi buluşturuyor, ne hoş,” dedi.

Ağacın altına fırlattığım naylon ayakkabıları ayağıma geçirip koşmaya başladım. Oyun arkadaşlarım ardımdan seslendiler, ama duyan kim! Okulumun önünden hızla geçerken merdivenleri süpüren hademe teyzeye seslendim.

“Ben büyüdüm artık, İzmir’e gidiyorum, belki bir gün kitap yazarım. Muzaffer İzgü ile bile tanışırım belki bir gün..”.

(İzmir, Şubat 2017)