Hande Demirtaş - Diğer Yazılar

Yine bir TEOG zamanı, yine yürekler ateşte…

Bir TEOG annesi olarak deneyimlerimi, daha önce yine aynı platformda paylaşmıştım. Süreci yaşamış ve geride bırakmış biri olarak, Çarşamba ve Perşembe günü çocuklar içerde ter dökerken, ebeveynlerin okul önlerinde oluşturacakları heyecanlı kalabalıkları şimdiden görebiliyorum. Ve elbette, sonrasını da…

Oldukça yorucu ve duygu fırtınaları içinde geçen sınav sürecinin ardından tüm ailemizin beklentisi, maddi ve manevi yorgunlukların geride kalacağı sakin bir döneme geçmekti. Hayat normal akışına dönecek, artık basit günlük telaşlarımızla hallihamur olacaktık. Ama henüz erkendi… Sınavın ardından bayrağı oğlumuzdan devralmamız gerektiğini ve yarışı tamamlamak için önümüzde önemli bir parkur daha olduğunu biliyorduk. Hazırlığımızı da ona göre yaptık.

İlk etap, kendi çabalarımızla ulaştığımız puanların resmi olarak teyit edileceği tarihi beklemekti. Bu süreçte de boş durmayıp, YEP (Yerleştirmeye Esas Puan) ve Yabancı Özel Okullar puanlarının ne anlama geldiğini, bu okullardan öncelikli tercihlerimize kayıt yaptırabilme ihtimallerinin onlarca farklı olasılığını çalıştık. Tabii, yazıldığı kadar kolay olmadı bu iş. Hem özel okul hem de devlet okulu için tercih yapamayacağımızı, hakların kaybedilmemesi için kıldan ince, hassas bir strateji gerektiğini öğrendik önce. Yazılım uzmanı bir dostun, her aile için ne kadar elzem olduğunu da o aşamada anladık. Neyse ki şanslıydık. Dostumuz imdadımıza yetişti; hem YEP hem özel okul puanlarını bir arada değerlendirebilen bir programcık tasarladı bizim için. Böylece biz, gözünü puan bürümüş bir grup ebeveyn, küçücük kutulara sürekli olası sayılar girerek, hangi okulu kaç puanla yakalayacağımızı ya da kaçıracağımızı uzun geceler boyu defalarca test ettik.

Kutucuklara ve sayılara bağımlı geçen bu zaman dilimi, bizim hırslı ve mükemmelliyetçi ebeveynler olmamızla ilgili değildi, inanın. Bu, önemli bir hazırlık süreciydi. Resmi puanlar açıklanıp da başlama düdüğü çaldığında, elimizdeki puanlarla doğru zamanda doğru okula ön kayıt yaptırabilmeyle ilgili bir hazırlık süreciydi bu… Devlet okulu mu, özel okul mu; ön kayıt, asıl kayıt, yerleştirme sonuçları, yedek listeleri, nakil vs derken bir koca yaz mevsimi de böylece geçti gitti.

O yaz, tüm 8. sınıf çocuklarının toplamda 25-30 okul için yarıştığı gerçeğini idrak ettik. Her yıl yaklaşık 1 milyon 200 bin öğrencinin iyi bir eğitim uğruna girdiği bu yarıştaki kontenjanın bütüne orantısı(zlığı)nı varın siz hesaplayın. Ne kadar acımasızca, değil mi?

Hayli sersemlemiş halde lise kapısına dayandığımızda, önümüzde üniversiteye kadar, fazlasıyla hak ettiğimiz, güzel bir mola olacağını sanıyorduk. Yine yanılmışız. Meğer üniversite için “hemen şimdi” hazırlanmaya başlamamız gerekiyormuş. Meğer hangi mesleği seçeceğine ne kadar erken karar verirsen, o kadar erken yol alıyormuşsun. Meğer hiç formdan düşmeden soru çözmeye devam etmek gerekiyormuş. Okulumuz, üniversite yolunu başarıyla kat edebilmek için çalışma planları ve stratejik kararlar konusunda sürekli ve periyodik hatırlatmalar yapıyor.

Oğlum şimdi lisede ikinci sınıf öğrencisi. Günlük soru kotasını sektirmeden tamamlayan ve hangi üniversitenin hangi mühendislik bölümüne gideceğini bilen “hedefli” arkadaşlarına baktığımda, işi hayli zor. Henüz hangi mesleği seçeceğini, hangi alana ilgi duyduğunu tam olarak bilmiyor. Bu da yetmezmiş gibi, herkesin “mutlaka” gözüyle baktığı “mühendislik”ler de ilgisini çekmiyor. Ama sistemin beklemeye tahammülü yok. Üniversite sınavında ana belirleyici olan TM / FM seçimi önünde. Okuldan ve sosyal çevresinden geniş bir etkiyle gelen bu “meslek/bölüm seçimi” baskısı, onun hayatını şimdiden cehenneme çevirdi. Bense çaresizim. Bir yanım, yaz tatillerine gözünü dikmiş, günlük soru kotası planları yapıyor; diğer yanımsa sakin olmamı telkin ediyor.

Yirmi yılı aşkın süredir çocukların ve gençlerin yaşamlarına edebiyatla dokunmak, düşüncelerini beslemek ve duygularını güzelleştirmek için çalışıyorum. İşimi çok seviyorum. Biliyorum ki, ancak işini severek yaparsan iyi yaparsın ve mutlu bir birey olursun. Çocuklarımız için hayal ettiğimiz gelecek bu kadar zor olmamalı. Elbette iyi bir eğitim alsınlar, ama bunu yaparken hayatlarını askıya alıp yerine ezberci bir yaklaşımın dayatmalarını koymasınlar. Kendilerini ve dünyayı anlayarak, tanıyarak meraklarına yer açarak, genç olmanın coşkusunu yaşayarak büyüsünler. Geriye dönüp baktıklarında, eğitim sistemine ipotek edilmiş yıllara çarpıp, tüm bunlar ne içindi diye sormasınlar.

Öğrencileri birbirine rakip kılarak yarıştıran sınav sistemlerinden uzakta, eğitim kalitesinden endişe duymadan evine en yakın okula giden, okula gittiği için mutlu olan, öğrenmenin ve öğretmenin “değer” olduğu bir eğitim sistemini, bizim ülkemizin çocukları için hayal ediyorum. Çünkü çocuklarımız bunu hak ediyor. Günlük siyasetten bağımsız, çocuğu esas alan, gelecek endişesi taşımadan ve onu yarının insanı olarak yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim sistemimiz olursa, değerlendirmelerde son sıralara yerleştiğimiz Pisa sonuçlarını o zaman değiştirebiliriz belki… Belki o zaman, ilk TEOG sınavını birincilikle göğüsleyen Hilal’i 14 yaşında kalp krizinden yitirmenin derin acısına mahkûm olmayız.